Cin Aynası

Kendi ‘duende’ sini bulmak…

 

İlk kez ne zaman bir Ercan Kesal yazısı okuduğumu hatırlamıyorum doğrusu. Muhtemelen bir gazetenin Pazar ekindeydi ve aslını isterseniz yazıyı bitirdikten sonra bende yarattığının; pek de öyle Pazar mahmurluğuna, öğleden sonra gamsızlığın sembolü gibi uçuşan açık pencere önü tüllerine, yürekteki ‘boş ver, yarın bakarız’ umursamazlığına uyan bir his olduğunu söyleyemem.

Ama bir şey olmuştu, o kesin…

“Mecburi hizmet yıllarında yaşadığı insan öykülerini, çocukluğunda kendisini o mecburi hizmet gerektiren mesleğe yönlendiren anılarla birleştiren bir doktor nasıl bu kadar hırpalayabilir zihnimi?” diye sorduğumu hatırlıyorum.

Oldum olası hoşlandım gerçek anlatımlardan, tanıklıklardan. Zaten bu yüzden bu kadar çok sevdim biyografi okumayı ama Ercan Kesal’ın anlattıkları insanın gözüne sokmadan kendi yaşamına dahil eden cinstendi. Bu anlamıyla; yaşamının aslında yaşamımız olduğunu hissettiren, pek çok ortalama hayatta bulunabileceğine dair yalınlığı etkilemişti beni.

Hiç kaçırmadım sonra yazılarını. Şimdi bakıyorum da yıllar geçmiş üzerinden…

Köy yerinde yaşanan herkesin bildiği ama sırmış gibi davrandığı tecavüzden ölüm orucuna yatmış insana ‘sağlam raporu’ veren meslektaşının alçaklığına kadar her şeyi; saklamadan ama aynı zamanda ilgi çekici olsun diye abartmadan anlatıp durdu yazılarında. Peri Gazozu (İletişim Yayınları, 2013) çıktığında çoğunu okuduğum yazılardan derleme olmasına rağmen ne kadar büyük bir heyecanla kitapçıya koştuğum bugün bile aklımda. Kitaba ilişkin verdiği röportajlardan birinde kurduğu cümle, benim Ercan Kesal yazıları okumayı neden bu kadar çok sevdiğimi şu ana kadar anlatmaya çalıştığımdan daha iyi özetliyor sanırım:

“Okur hikâyelerimi okumak yerine "seyretsin" istedim. Bu sinemasal anlatıma da çok benzeyen bir teknik demekti. Okuyucuma bir şeyleri "anlatmak" değil de "göstermek" istedim hep.”

Tarkovski’yi çok sevdiğini yazılarından biliyordum zaten. Solaris’i izledikten sonra eve dönüp günlerce yatağından çıkmadığını da belki ilk kez Ercan Kesal’ı bu kitapla tanıyan okuyucu şaşırarak öğrenecek.

Cin Aynası böyle bir kitap çünkü. Ercan Kesal’la ilk kez karşılaşacak okuruna ‘nasıl bir anlatım tarzı bu’ diye sorduracak ama yazının başında anlattığım ‘okumalıyım bu adamı’ hissi bir daha hiç peşini bırakmayacak…

Kitapta yer alan 52 yazıdan sadece 2 tanesi ilk kez okuyucu karşısına çıkıyor. Diğer 50 tanesi Bir-Gün Pazar ekinden aylık dergilere başka yerlerde yayınlanmış.

Gelelim yazının başlığına, ne demek bu duende?

Aslında açıklaması zor. Lorca’nın İspanyol mitolojisinden aldığı ve sanat teorisinde çevrilmesi en zor kavramlardan biri…

Ama ‘okutmaya değil göstermeye’ çalıştığını söyleyerek yazan -ve bana kalırsa müthiş şekilde başaran- Ercan Kesal bunun da üstesinden gelmiş:

“İçimizdeki yaranın bize bahşettiği şey. Yaşadıklarımızdan kalan ve hiç kapanmayacak olan yaralarımızın iyileştikleri sırada ruhumuzdan çıkardıkları o saf ve benzersiz yetenek. Büyü ya da cin. Duende yani.”

Yaralar, yaralarımız… Bizi biz yapan, yoksa eksik kaldığımız, tutkumuzu, direncimizi besleyen ‘Ben varım, görmesen de yokmuşum gibi davransan da, herkesin bildiği sırlara gömmeye çalışsan da hep olacağım’ dedirten yaşanmışlıklarımız…

Aynaya gelince…

Onu da yazar tutuyor elinde ama bir kenarından biz de görünüyoruz her zamanki gibi. Çünkü bu yazılarda ‘biz’ varız, hepimiz. O nedenle yazılmak zorunda olunan yazılar bunlar ‘yazılmasa da olur’ diyebileceklerimizden değil.

Çünkü yine Ercan Kesal’ın dediği gibi:

“Yazılarım, toplumsal hafızamızın mezar taşına bırakılan küçücük taşlar kadar olsun yeter. Unutmayı engeller ve bu yüzden iyidir. Unutmak, ihanettir çünkü!”

 

“Cin Aynası”

İletişim Yayınları, Eylül 2016

292 Sayfa