Hepsi yalnızlıktan...

10 yıl olmuş ilk kez Emrah Serbes okuyalı.

Toplumun büyük çoğunluğunun aksine Behzat Ç.’den sonra olmadı bizim tanışmamız. Sağlam okuyan kardeşlerimden birinin ‘Acayip bir tarzı var, mutlaka okumalısın.” önerisiyle almıştım kitabı elime. Yaşadığı gibi yazan, yazdığı gibi yaşayan bir adam olduğunu anlamam ve müptelası olmam uzun sürmemişti. Üzerine, sanırım 5 yıl sonra TV programımda – inanmayacaksınız ama evet aynen öyle, TRT Türk’te Emrah Serbes’le kitapları ve hayalleri üzerine bir program yaptım, yapılabiliyormuş o zamanlar…- konuştuktan sonra da yeni kitaplarını beklemek rutinim oldu.

Canlı yayında “Bir gün yazamazsan, yazdırmazlarsa ne yaparsın?” diye sormuştum o gün. Çünkü Behzat Ç. ortalığı kasıp kavururken bir yandan da bıdırdanmalar başlamıştı. Televizyon için hiç alışkın olunmayan sertlikteydi çünkü yazdıkları. Gerçi daha yayınına son verilmesine 2 yıl vardı ama bunu bilmiyorduk o gün elbette. Kısa bir süre düşünüp şöyle yanıtlamıştı sorumu:

“Bilmem, düşünmedim… Sanırım bir TEKEL bayii açarım. Onu yaparak da mutlu olurum ama yazarım yine, mutlaka yazarım.”

Yazdı sonra; Son Hafriyat’ı, Erken Kabedenler’i, Hikayem Paramparça’yı, Deliduman’ı… O yazdı ben okudum…

Türkiye’nin güzel çocukları Gezi’de yok edilirken de susmadı, ‘yaşadığı gibi yazan, yazdığı gibi yaşayan’ bir adam nasıl dik durursa öyle durdu.

Müptezeller’de de aynı şeyi yapmış Emrah Serbes, o kadar ki ‘neresi kurgu neresi gerçek’ karıştırsın istemiş okuyan. Yaşadığı gibi yazan bir adamın hayatına ‘yok canım, bu kadarı da olmaz artık!’ diye şaşırsın istemiş.

Akılla deliliğin, uyuşturucuyla sıradan hayatların birbirine girmesini müthiş bir ustalıkla yazmış. Sarhoşluktan vazgeçişini anlatırken dediği gibi:

“…Aslında en doğru ayılma zamanı işi işten geçtikten sonradır, çünkü öğretici bir yanı vardır, ne öğrettiğini tam olarak bilemiyorum. Ayrıca şu akıp giden günlerinde yuvarlandığımız hayatı düşününce, o hayattan ne öğrendiğini kim tam olarak bilebilir ki? Hayat bir okul değil ki öğrendiklerimizi deftere yazıp ezberleyelim ve sınav günü geldiğinde yüz alalım.”

Hayattaki en büyük hedefi gübre fabrikasına işçi girmekken torbacı olmaya kadar giden İsmail’i de, yaşadığı evi sürekli bok basmasına rağmen kendisini misafir edip cigaralık sarmaktan geri durmayan Karabüklü’yü de anlatırken ayıklık-sarhoşluk dengesini ikna edici düzeyde tutmayı başarmış. Kimin umurunda ki yaşam sınavından yüz almak?

Kitabın içinde sürekli karşımıza çıkan deliler de öyle. Roman boyunca en doğru soruları onlara sordurarak ‘Hangimiz deliyiz ulan aslında? Gönlüne göre yaşayan ve deli dediklerimiz mi yoksa bir cendere içinde mutlu taklidi yaptığı için normal sayılanlar mı?’ ikileminde bırakmış okuyanı.

Antalya’yı, Ankara’yı, Ankara’nın ‘bir nefes kadar yakın, Eryaman kadar uzak kızlarını’ Yalova’yı, İstanbul’u… gerektiği kadar çıkartıp sahneye, işi bitince de indirmiş. Asla izin vermemiş yaşadığını anlatırken rol çalmalarına…

Aşk bile…

Aşk bile; ucundan kıyısından görünüp, yerini bitmeyen yalnızlığa bırakarak, hatta oyun sonunda seyirciyi selamlamasına izin verilmeden inmiş sahneden.

Derviş Zaim’in Tabutta Röveşata filmini izledikten sonra, sokaklarda yatıp kalkan bir adamı oynayan Ahmet Uğurlu’nun çok iyi yansıttığı İstanbul kışının ıslak ayazı peşimi bırakmamış, resmen it gibi titremiştim saatlerce. Müptezeller’i bitirdiğimde de yalnızlık çöktü yüreğime, gitmedi...

Çünkü, “Karanlık duvarları yıkmak yetmiyordu. Bazen karanlık bir duvarı yıkarsınız ve önünüzde yeni bir yol açılır ama ikinci bir duvara kadardır bu. Gelmez duvarların sonu. Bazen de aklın barikatlarını yıkarsınız ve önünüzde deliliğin yolları açılır ama yeni bir akla kadardır bu. Ne deliliğin sonu vardır ne de aklın…”

10 yıl önce ilk temasıyla iz bırakan Emrah Serbes bu kez iz bırakmakla kalmamış; alnımızın tam ortasına, itiraf etmekten utandığımız gerçeği herkesin görebileceği kadar kocaman harflerle, adeta bir hayvan damgalar gibi basmış :

“Hepimiz yalnızız!”

Müptezeller, Emrah Serbes

İletişim Yayınları

Ekim 2016, 163 sf. 14.50 TL.